TÜMER Başkan Yardımcısı Kubilay Serhat Topcu’nun Şuşa Dosyası Azerbaycan Medyasında Geniş Yankı Buldu
Türk Strateji Düşünme Merkezi (TÜMER) Başkan Yardımcısı, gazeteci-yazar Kubilay Serhat Topcu’nun Şuşa’nın kültürel mirasını, sanatsal hafızasını ve kurşunlanan büstlerin tarihini ele aldığı kapsamlı eseri, Azerbaycan basınında geniş yankı buldu.

Karabağ’ın işgal yıllarında zarar gören simgelerini ve zapt edilemeyen kültür birikimini kaleme alan çalışma, Azerbaycan medya ekosisteminin önde gelen yayın organlarında eşzamanlı olarak okurla buluştu. Kubilay Serhat Topcu’nun kaleme aldığı dosya; ana akım haber ajanslarından bağımsız edebiyat portallarına, basılı gazete geleneğinden uluslararası platformlara kadar geniş bir yelpazede yayımlandı. Eserin yer bulduğu önde gelen mecralar şunlar oldu:
Turkic World
SİA - Səs İnformasiya Agentliyi
Manera.az
Hacha.az
Xalq Cəbhəsi
Edebiyyat və İncəsənət.az
Türkistan.az
AzerMedia.az
BizimYazı.az
Çağrı.az
Edebi dili ve tarihi derinliğiyle dikkat çekerek geniş kitlelere ulaşan eser, Karabağ’ın işgal edilmeyen sesini Türk dünyası kamuoyuna bir kez daha güçlü bir şekilde duyurdu.Türk Strateji Düşünce Merkezi (TÜMER) olarak, Yönetim Kurulu Üvemiz ve Başkan Yardımcımız gazeteci-yazar Kubilay Serhat Topcu’yu Türk dünyası basınında elde ettiği bu anlamlı başarıdan ötürü tebrik eder, bölgesel yayın organlarında geniş karşılık bulan makalesini kamuoyunun bilgisine sunarız.
Şiiri Kurşunlamak: Karabağ’ın İşgal Edilemeyen Sesleri
Kubilay Serhat Topcu
İşgal kelimesi nedir? Bir yerin ya da mülkün bir güç veya kişi tarafından ele geçirilmesi, zapt edilmesi anlamına gelir. Peki toprak işgal edilebilir ama kültür de işgal edilebilir mi? Sizi 1992 yılının o kapkaranlık Mayıs günlerine, Şuşa sokaklarına götürmek istiyorum.
Şuşa'nın Kültür Merkezi'nin avlusunda üç tunç büst duruyordu: Şair Hurşidbanu Natevan, sanatçı Bülbül (Murtaza Memmedov) ve Azerbaycan Milli Marşı'nın bestecisi Üzeyir Hacıbeyov.Şehir ele geçirilmişti. Fakat saldırı bununla bitmedi. Bu üç büst yan yana dizildi ve yakın mesafeden kurşunlandı.İnsan ister istemez soruyor: Bir toprağı ele geçirmek savaşın bir parçası olabilir. Peki bir şairin, bir bestecinin, bir sanatçının heykeline neden kurşun sıkarsınız?
Bu yazıda, Şuşa'dan koparılıp yıllarca Bakü'de bekleyen o üç büstün hikayesini ve Şuşa'nın sanatla, şiirle ve müzikle örülmüş hafızasını anlatmak istiyorum.KAFKASYA'NIN ŞAİRLER KALESİ: ŞUŞABugün haritaya baktığınızda Şuşa'yı sarp kayalıkların üzerine kurulmuş, geçit vermesi zor bir askeri kale olarak görebilirsiniz. Bu doğru. Şuşa, Karabağ ve Kafkasya açısından stratejik bir şehir.Ama Şuşa'yı Şuşa yapan yalnızca kayalıkları ve surları değildi. Şehrin asıl gücü, yüzyıllar boyunca yetiştirdiği sanatçılarda, şairlerde ve fikir insanlarında saklıydı. Neredeyse her sokağında, her konağında bir hikâye vardı.
19.yüzyıla geldiğimizde Şuşa'da adeta bir edebiyat ve fikir çevresi oluşmuştu. Bu çevrenin en dikkat çekici isimlerinden biri ise benim de şahsen büyük hayranlık duyduğum Hurşidbanu Natevan'dı.Karabağ Hanı'nın kızı olan Natevan, sarayda oturup yalnızca gazeller yazan bir hanımefendi değildi. Şuşa'da kurduğu Meclis-i Üns çevresinde dönemin şairlerini ve aydınlarını bir araya getiriyor, şehrin edebiyat hayatına yön veriyordu. Üstelik bununla da yetinmiyordu. Kendi imkânlarıyla Şuşa dağlarından şehre su getirilmesi için kilometrelerce kanal yaptırdı. Bugün Han Kızı Bulağı olarak bilinen su kaynağı da onun bu çalışmalarının bir sonucu.Natevan'ın nasıl bir kişilik olduğunu anlamak için 1858 yılına gitmek gerekiyor.
Üç Silahşörler ve Monte Kristo Kontu gibi eserlerin yazarı Alexandre Dumas, Kafkasya gezisi sırasında bölgeyi ziyaret eder. Dumas'nın seyahatnamesinde 26 yaşındaki Natevan ile karşılaşmasına dair oldukça ilginç bir bölüm vardır.Natevan'ın yanında eşi Hasay Han ve Fransızca konuşan konuklar da bulunmaktadır. Sohbet bir noktada strateji oyunlarına gelir ve ortaya bir satranç tahtası çıkar. 56 yaşındaki Alexandre Dumas ile 26 yaşındaki Natevan karşılıklı oturur.Hamleler başlar.Anlatıya göre Dumas, genç şairin satrançtaki oyununa hayran kalır ve karşılaşmayı Natevan kazanır. Bugüne yalnızca bir satranç karşılaşması olarak bakmak haksızlık olur. 19. yüzyıl Kafkasya'sında yaşayan genç bir kadın şair ile Avrupa'nın en tanınmış yazarlarından birinin aynı masada oturması bile başlı başına ilginç bir hikâye.Dumas'nın Natevan'a Paris'ten getirdiği fildişi Napolyon satranç takımı ve işlemeli bir kılıç hediye ettiği de aktarılır. Fildişi satranç takımı bugün Bakü'deki Nizami Gencevi Edebiyat Müzesi'nde sergileniyor.
Natevan'ın hikâyesi burada da bitmiyor. O, aynı zamanda çok güçlü bir şairdi. Özellikle yaşadığı acıları ve kayıpları şiirlerine taşıdı. Benim de çok etkileyici bulduğum dizelerinden bazıları şöyle:
Seninle kim açılıp kalbimin şükûfeleri
(Seninle açar kalbimin çiçekleri)
Mürüvvet eyle azizim edip hazan getme
(Merhamet et azizim, onları hazana çevirip soldurma)
Diyumma gözlerini koy görüm doyunca bari
(Gözlerini kapatma, bari seni gözlerim doyasıya görebilsin)
Gözümde cârî edip eşk hem revan getme
(Gözlerimde gözyaşlarını akıtıp da gitme)
Natevan genç yaşta oğlu Mir Abbas'ı kaybetti. Saray hayatının yükü, ailevi kayıpları ve yaşadığı acılar şiirlerine yansıdı. Fakat sanat onun için yalnızca şiirden ibaret değildi. Resimle de ilgileniyor, kendi hazırladığı ve Gül Defteri adını verdiği albümde çiçek ve doğa tasvirlerine yer veriyordu. Tezhip sanatına da ilgi duyuyordu.Üstelik Natevan halktan kopuk bir saray figürü de değildi. Halkı için su pınarı inşa ettirerek ve birçok sosyal çalışmada bulunarak kaynaklarını seferber etti.Ama tarih her zaman güzel devam etmiyor.
1992 yılının Mayıs ayında Şuşa düştüğünde, şehirdeki kültürel miras da saldırının hedefi haline geldi. Şuşa Kültür Merkezi'nin avlusundaki Natevan büstü, 1982 yazında açılmıştı. Azerbaycanlı kadın heykeltıraş Hayat Abdullayeva'nın yaptığı heykelde Natevan elinde kitabıyla tasvir edilmişti.İşgalden sonra bu büstler kurşunlandı. Natevan'ın heykelinin başparmağı kesildi.
İngiliz gazeteci Thomas de Waal, daha sonra Bakü'de gördüğü büstleri şöyle anlatıyordu:
"Bu üç bronz büstü acınası bir hâlde, kurşun delikleriyle, Bakü’deki Kızılhaç merkezinin avlusunda yatarken gördüm. Şair Natevan bir eşarpla örtülüydü, elinde bir kitap tutuyordu, başparmağı kırıktı; besteci Hacıbeyov kurşun delikleriyle kaplıydı, kruvaze ceket giymişti ve gözlükleri kırıktı..."
Bir şehrin işgaliyle kültürüne saldırı arasındaki fark belki de tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü büstler askeri hedef değildi. Onlar Şuşa'nın kimliği ve Azerbaycan Türkleri’nin medeniyet hafızasıydı.
ŞUŞA'NIN KÜSKÜN ÇİÇEĞİ: HÂRIBÜLBÜL
Tam bu noktada Şuşa'nın başka bir sembolünü hatırlamak gerekiyor: Hârıbülbül.Karabağ'ın sarp kayalıklarında ve yaylalarında yetişen bu çiçek, yıllardır bölgenin en güçlü sembollerinden biri olarak görülüyor. Hârıbülbül hakkında bir de rivayet var: Başka bir toprağa götürüldüğünde yaşayamadığı, kuruyup kaldığı ve adeta kendi toprağına küstüğü anlatılır.Belki de bu yüzden Hârıbülbül, Şuşa'nın hikâyesine bu kadar yakışıyor. Çünkü Şuşa'nın tarihinde de toprakla, hafızayla ve aidiyetle birbirinden ayrılmayan bir hikâye var. Natevan'ın Gül Defteri'ndeki çizimlerden Karabağ'ın sanatına, şiirlerinden bugün hâlâ kullanılan sembollere kadar uzanan bir kültür hafızası...HEYKELLERİN EVİNE DÖNÜŞÜ1992 yılında büstlerin metal olarak satılmak üzere bölge dışına çıkarıldığı öğrenildi. Dönemin Azerbaycan Kültür Bakanı Polad Bülbüloğlu durumu Haydar Aliyev'e bildirdi. Haydar Aliyev'in girişimiyle yürütülen çalışmalar sonucunda üç büst satın alınarak Azerbaycan'a geri getirildi ve Bakü'deki Azerbaycan Ulusal Sanat Müzesi'nin avlusuna yerleştirildi.Kurşun izleri üzerlerindeydi. Natevan'ın başparmağı hâlâ kırılmıştı. Üçü de 29 yıl boyunca ait oldukları şehirden uzakta bekledi.Sonra takvim 2020'yi gösterdi. Karabağ Savaşı'nın ardından Şuşa yeniden Azerbaycan'ın kontrolüne geçti.
Ve Ocak 2021'de, yıllardır Bakü'de bekleyen büstler yeniden Şuşa'ya götürüldü.Tamı tamına 29 yıl sonra.Bir zamanlar kurşunlanan, sökülen ve hurda olarak satılmak istenen heykeller yeniden ait oldukları şehrin topraklarına döndü.İşin özü şu galiba... Bir şehri silah zoruyla alabilir, heykelleri kurşunlayabilir, hatta onları hurda niyetine satmaya bile kalkabilirsiniz. Ama barut dumanı dağıldığında tek bir gerçek kalıyor geriye: Bir halkın ruhuna kazınmış hafızayı hangi mermi silebilir ki?
O 29 yıl sonra ait oldukları yere, Şuşa’ya dönen yaralı büstlere bakınca ben bunu görüyorum. Onlar artık bir heykelden ziyade Azerbaycan’ın yaşayan kültürü, edebiyatı ve hafızası…
Türk Strateji Düşünme Merkezi (TÜMER)
