İran Krizi ve Güney Kafkasya: Jeopolitik Dönüşümün Eşiğinde Bölgesel Dinamikler

Güney Kafkasya’da artan jeopolitik gerilimler, İran merkezli gelişmelerin bölgesel etkilerini yeniden gündeme taşımaktadır. Bu kapsamda Dr. Memmed İsmayılov, İran’daki sürecin Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan üzerindeki olası yansımalarını çok boyutlu bir perspektifle değerlendirmektedir. Aşağıda yer alan analiz, bölgedeki güç dengelerine dair önemli çıkarımlar sunmaktadır.
Dr. Memmed İSMAYİLOV ile Analitik Değerlendirme
Soru 1:
İran’la ilgili sürecin Kafkasyaya etkisi ne olur sizce? Ayrı ayrı ele alacak olursak Gürcistan’a nasıl bir etki edecektir? Bunun dışında Azerbaycan-Ermenistan arasındaki süreci nasıl etkileyecektir?
Cevap 1:
Sorunuza daha kapsamlı bir yanıt verebilmek için Rusya’yı da denkleme dâhil etmek gerekir. Rusya, Ukrayna’da hâlihazırda bir çıkmazla karşı karşıyadır. 28 Şubat itibarıyla İran’da yeni bir sınamayla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle söz konusu iki ülkede yaşanabilecek radikal dönüşümler, Güney Kafkasya’daki Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan açısından yalnızca siyasal değil, aynı zamanda yapısal sonuçlar doğuracaktır.
Gürcistan özelinde değerlendirildiğinde, temel risklerin lojistik ve güvenlik ekseninde yoğunlaşacağı söylenebilir. Tiflis, kendisini Avrupa ile Asya arasında bir enerji ve ulaşım koridoru (Orta Koridor) olarak konumlandırmaktadır. Bu çerçevede İran’da yaşanabilecek bir istikrarsızlık, Basra Körfezi–Karadeniz hattını zayıflatırken Rusya’nın bölgedeki hareket alanını genişletebilir. Bu noktada tarihsel bir perspektif de yol göstericidir. Nitekim 19. yüzyılın başlarında gerçekleşen Kaçar-Rus savaşları sonrasında imzalanan 1813 tarihli Gülistan ve 1828 tarihli Türkmençay Antlaşmaları ile İran Kafkasya’dan çekilmek zorunda kalmış ve bölgedeki hâkimiyet Rusya’ya geçmiştir. Benzer bir jeopolitik boşluğun bugün yeniden ortaya çıkması hâlinde Gürcistan üzerindeki Rus baskısının artması kuvvetle muhtemeldir.
Bakü açısından ise en kritik başlık Zengezur Koridoru’dur. İran’ın mevcut çatışma sürecinde içe kapanması ya da zayıflaması, Ermenistan’ın bölgedeki önemli destekçilerinden birini kaybetmesi anlamına gelecektir. Bu durum Erivan’ı ya Batı’ya ve Rusya’ya daha bağımlı hâle getirecek ya da Azerbaycan ile daha yapıcı bir müzakere sürecine yöneltecektir. Bu bağlamda Azerbaycan, toprak bütünlüğünü büyük ölçüde pekiştirmiş ve lojistik avantaj elde etmiş bir aktör olarak elini güçlendirecektir.
Bununla birlikte İran’ın çatışmayı bir yıpratma savaşına dönüştürerek süreci uzatabilmesi hâlinde bunu iç ve dış kamuoyuna bir başarı olarak sunması mümkündür. Böyle bir senaryoda Tahran, Ermenistan üzerindeki etkisini artırırken Azerbaycan ve Gürcistan üzerinde de ideolojik ve jeopolitik nüfuzunu yeniden tesis etme arayışına girebilir.
Soru 2:
Bir de şuna değinmenizi isteyeceğim, biliyoruz ki İran ve Ermenistan arasında çok sıcak ilişkiler mevcut… Diasporanın gelişen olaylar, çıkan savaş karşısında tutumu ne? İzleyebildiniz mi hiç bu konuyu?
Cevap 2:
Ermeni diasporası, özellikle ABD ve Fransa başta olmak üzere Batı’da yaşayan kanadı, derin bir ikilem içerisindedir. Bir yandan “demokrasi ve insan hakları” söylemiyle Batı kamuoyunu etkilemeye çalışırken, diğer yandan Ermenistan’ın bekası için bölgedeki en büyük müttefiki olan otoriter İran rejiminin ayakta kalmasını arzulamaktadırlar.
Gözlemlerimize göre diaspora, İran’daki protestolar veya askerî gerilimlerde sessiz kalmayı tercih ediyor. Onlar için İran, Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı stratejik bir “denge unsuru”dur. Diaspora, İran’ın zayıflamasının Ermenistan’ın kuşatılması anlamına geleceğinden endişe ediyor. Ancak Batı’nın İran’a yönelik sert yaptırımları karşısında Ermenistan’ın İran ile olan ekonomik bağlarını savunmakta zorlanıyorlar. Bu, diasporanın pragmatik ama ahlaki açıdan tutarsız kaldığı bir noktadır.
Soru 3:
İran’ın Rusya’nın içinde de mezhep kaynaklı bir şebekesi bulunuyor. Bu şebekenin geleceği sizce nasıl olur?
Cevap 3:
Bu mesele, en az tartışılan ancak en stratejik başlıklardan biridir. Rusya, Şii dini ağlara tarihsel olarak çift yönlü bir perspektiften yaklaşmıştır: Bir yandan İran etkisinden rahatsızlık duymuş, diğer yandan bu ağları kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmaktan geri durmamıştır. Nitekim Çarlık döneminde Kafkasya’nın işgalinin ardından Şii din adamlarına yönelik politika da bu ikili karakteri yansıtır. Doğrudan baskılamak yerine kontrol altına alma stratejisi benimsenmiş; çünkü özellikle Dağıstan ve Azerbaycan’daki Şii nüfusun sert yöntemlerle bastırılması, daha maliyetli ve istikrarsızlık üretme potansiyeli yüksek bir seçenek olarak görülmüştür. Bu yaklaşım Sovyetler Birliği döneminde de belirli ölçüde devam etmiş, günümüzde ise Kremlin tarafından pragmatik bir güvenlik refleksi olarak sürdürülmektedir.
Bugün Rusya’daki Şii nüfus iki ana eksende yoğunlaşmaktadır: Dağıstan’da Sünni Lezgi topluluğunun yanı sıra Şii Lezgi topluluğu ve başta Moskova olmak üzere büyük şehirlerde yaşayan, sayıları milyonu aşan Azerbaycan diasporası. İran, özellikle Kum ve Necef merkezli dini eğitim ağları aracılığıyla bu topluluklar üzerinde etkisini artırmış; ilahiyat eğitimi, cami finansmanı ve Rusça yayın faaliyetleri üzerinden bir tür yumuşak güç inşa etmiştir.
Bununla birlikte mevcut savaş bağlamında İran’ın zayıflaması durumunda bu ağların tamamen ortadan kalkması beklenmemelidir. Aksine finansal kaynakların azalmasıyla birlikte bu yapılar daha özerk ve yerelleşmiş bir karakter kazanabilir. Böyle bir senaryoda Rusya’nın öncelikli hedefi, ortaya çıkacak boşluğu “kontrol edilebilir bir İslam” modeliyle doldurmak olacaktır. Ancak asıl risk, bu özerkleşen dini aktörlerin alternatif finansman kaynaklarına yönelmesidir. Özellikle Körfez ülkeleri kaynaklı destek ihtimali, Moskova açısından çok daha hassas ve tehlikeli bir tabloyu beraberinde getirebilir. Nitekim Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Orta Asya’da ortaya çıkan dini boşluğun Suudi Arabistan tarafından doldurulmaya çalışılması ve Vehhabi etkisinin Tacikistan ile Özbekistan medreselerine nüfuz etmesi, Moskova tarafından sonradan “güvenlik tehdidi” olarak tanımlanmıştır. Benzer bir sürecin Dağıstan’da yeniden yaşanma ihtimali, Kremlin’in en fazla tedirgin olduğu senaryolardan biridir.
Bu çerçevede Rus devlet aklı, kendi sınırları içinde hiçbir yabancı ideolojik veya mezhepsel ağın devlet otoritesinin önüne geçmesine izin vermeme konusunda son derece nettir. Her ne kadar Rusya ile İran, Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında “zorunlu ortaklık” görüntüsü verse de İran’ın Rusya içindeki mezhepsel etkisi uzun vadede Kremlin tarafından potansiyel bir ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmektedir.
Bu denklemde Azerbaycan kritik bir denge aktörü olarak öne çıkmaktadır. Dünyadaki nadir laik Şii çoğunluklu ülkelerden biri olan Azerbaycan, dinin siyasallaştırılmasına karşı sert ve kurumsallaşmış bir tutum benimsemektedir. Rusya içindeki Şii ağların radikalleşme ihtimali yalnızca Moskova’yı değil, aynı zamanda Azerbaycan’ın kuzey sınır güvenliğini de doğrudan ilgilendirmektedir. Bu nedenle Bakü yönetimi, hem Rusya hem de bölge ülkeleriyle “radikalizmle mücadele” temelinde ortak bir zemin oluşturma arayışını sürdürmektedir.




