Türkiye–Azerbaycan Stratejik İttifakı, Bölgesel Algı Tartışmaları ve İran’daki Dönüşüm İhtimali

Son dönemde Türkiye’de sosyal medya üzerinden Azerbaycan’a ve özellikle Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’e yönelik yürütülen bazı tartışmalar dikkat çekmektedir. Nahçıvan’a yönelik saldırı sonrası ortaya çıkan polemikler, Azerbaycan’ın İran’a gönderdiği insani yardım, İran liderliği için yayımlanan taziye mesajları ve bazı diplomatik temaslar kimi çevreler tarafından farklı yorumlara konu edilmektedir.
Öncelikle açık bir gerçeği ifade etmek gerekir: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki klasik diplomatik ilişkiler kategorisine indirgenebilecek bir ilişki değildir. Bu bağ tarihsel hafıza, kültürel ortaklık ve stratejik güvenlik perspektifi üzerine inşa edilmiş iki devlet tek millet anlayışının jeopolitik karşılığıdır. Bu nedenle Azerbaycan’ın dış politika adımlarını sosyal medyada yürütülen polemiklerin dar çerçevesi içinde değerlendirmek ciddi bir analiz hatasına yol açmaktadır. Uluslararası ilişkilerde devletler çoğu zaman birden fazla cephede denge kurmak zorundadır. Özellikle Kafkasya gibi Rusya, İran, Batı ve bölgesel güçlerin kesişim noktasında bulunan bir coğrafyada dış politika çok katmanlı ve hassas bir denge siyaseti gerektirir.
Azerbaycan’ın İran’a gönderdiği insani yardım veya diplomatik mesajlar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Devletler kriz dönemlerinde yalnızca sert güç araçlarını değil, aynı zamanda diplomatik ve insani kanalları da kullanarak gerilimi yönetmeye ve bölgesel istikrarı korumaya çalışırlar. Bu nedenle tekil diplomatik adımlar üzerinden Azerbaycan’ın stratejik yönelimini sorgulamak sağlıklı bir yaklaşım değildir. Diğer taraftan burada gözden kaçırılmaması gereken daha geniş bir jeopolitik tablo bulunmaktadır. Karabağ Zaferi yalnızca Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü yeniden tesis ettiği askeri bir başarı değil, aynı zamanda Türk dünyasının özgüvenini yeniden inşa eden tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Bu süreç Türkiye ile Azerbaycan arasındaki stratejik ittifakı daha görünür hale getirmiş ve Türk dünyasında yeni bir jeopolitik dinamizm oluşturmuştur. Bugün Zengezur Koridoru üzerinden şekillenmesi beklenen yeni ulaşım ve ticaret hatları, Türk Devletleri Teşkilatı’nın giderek kurumsallaşması ve Orta Asya ile Anadolu arasında oluşan yeni jeopolitik bağlantı hattı yalnızca bölgesel değil aynı zamanda Avrasya ölçeğinde dikkatle takip edilen bir dönüşümü temsil etmektedir. Bu tablo doğal olarak bazı çevreleri rahatsız etmektedir. Bu nedenle sosyal medya üzerinden yürütülen bazı tartışmaların yalnızca bireysel tepkilerden ibaret olmadığını, zaman zaman Türk kamuoyu ile Azerbaycan arasındaki güven bağını zayıflatmayı hedefleyen bilinçli algı operasyonları içerdiğini de görmek gerekir.
Azerbaycan’a yönelik hakaretamiz söylemler veya provokatif tartışmalar üzerinden oluşturulmaya çalışılan atmosfer, gerçekte Türk dünyasının güçlenen birlik fikrine karşı açılmış psikolojik bir cephe niteliği taşımaktadır. Bununla birlikte bölgesel gelişmeler yalnızca Türkiye–Azerbaycan ilişkileri çerçevesinde değil, İran’daki mevcut durum bağlamında da değerlendirilmelidir.
Bugün İran’da yaşanan gelişmeler yalnızca iç politika meselesi olarak okunamaz. İran hem ekonomik baskılar, toplumsal gerilimler ve yönetim içi güç dengeleri gibi iç dinamiklerle; hem de bölgesel güvenlik krizleri ve uluslararası baskılarla karşı karşıya olan karmaşık bir siyasi yapı içindedir. Bu krizin gerçek anahtarının yalnızca askeri dengelerde değil, aynı zamanda İran’ın kendi içinde yaşayacağı siyasi dönüşüm sürecinde bulunduğu kanaati giderek daha fazla güç kazanmaktadır.
İran çok uluslu ve çok kültürlü bir devlettir. Böyle bir devletin istikrarı yalnızca güvenlik kurumlarıyla değil, toplumun farklı kesimlerinin sisteme duyduğu güvenle sürdürülebilir. Bu açıdan bakıldığında İran içinde daha pragmatik ve rasyonel bir siyasi çizginin güçlenmesi bölge açısından da önemli bir anlam taşımaktadır. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkian’ın İran siyasetinde nispeten daha dengeli ve reformcu bir çizgiyi temsil eden isimlerden biri olduğu değerlendirilebilir.
Pezeşkian’ın etnik ve sosyal özellikleri de İran’ın iç dengeleri açısından önem taşıyabilir. Türk kökenli olması İran’da yaşayan milyonlarca Türk topluluğu ile daha rahat bir iletişim kurulmasına zemin hazırlayabilir. Diğer taraftan hayatının bir bölümünü Kürt bölgelerinde geçirmiş olması ve Kürtçe bilmesi İran’daki Kürt toplumlarıyla diyalog imkanlarını da genişletebilir. Bu tür sosyal ve kültürel köprüler İran gibi karmaşık toplumsal yapıya sahip ülkeler için son derece önemlidir. Bir diğer kritik mesele ise devlet kurumları ile ideolojik güç merkezleri arasındaki dengedir. İran’ın geleceği açısından en sağlıklı model, devlet kurumlarının daha işlevsel ve pragmatik bir yönetim anlayışına yönelmesi; güvenlik yapılarının ise devlet siyasetinin bir parçası olarak daha kurumsal bir çerçevede faaliyet göstermesidir. Eğer bu dönüşüm gerçekleşmezse, İran içerisindeki gerilimler ve dış baskılar ülkeyi daha öngörülemez kararların alındığı bir sürece sürükleyebilir. Bu durum yalnızca İran için değil, bütün bölge için ciddi riskler doğurabilir. Böyle bir tabloda krizlerin yalnızca bir ülkenin sınırları içinde kalması mümkün olmayacak, bölgesel güvenlik dengeleri doğrudan etkilenecektir.
Bu nedenle İran’ın daha istikrarlı, rasyonel ve dünya ile daha fazla entegre olmuş bir siyasi çizgiye yönelmesi yalnızca bu ülkenin iç meselesi değildir. Bu gelişme aynı zamanda Orta Doğu’nun, Güney Kafkasya’nın ve hatta Türkmenistan üzerinden Orta Asya’nın ve genel olarak bölgenin güvenlik mimarisi açısından da önemli sonuçlar doğuracaktır.
Bu noktada Türk dünyasının karşı karşıya bulunduğu güvenlik ortamı da yeni ve daha kurumsal mekanizmaların oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Anadoludan Kafkasya’ya, Kafkasya’dan Türkistan’a uzanan geniş coğrafyada sınır güvenliği, enerji hatlarının korunması ve bölgesel krizlere hızlı reaksiyon gösterilebilmesi artık yalnızca ulusal kapasitelere bırakılabilecek bir mesele değildir. Bu nedenle Türk dünyasının en kısa zamanda ortak bir güvenlik koordinasyon mekanizması oluşturması stratejik bir ihtiyaç haline gelmiştir. Özellikle sınırların korunması, enerji ve ulaşım hatlarının güvenliği ile bölgesel krizlere hızlı müdahale edilebilmesi amacıyla ortak istihbarat paylaşım sistemi, İHA ve SİHA koordinasyon merkezleri ile entegre erken uyarı mekanizmalarının kurulması Türk dünyasının güvenlik mimarisini önemli ölçüde güçlendirecektir. Böyle bir yapı yalnızca askeri bir koordinasyon anlamına gelmez; aynı zamanda Türk devletleri arasında güvenlik alanında daha derin bir kurumsallaşmanın temelini oluşturur. Günümüz dünyasında krizlere geç tepki veren yapılar dezavantajlı hale gelirken, hızlı karar alabilen ve koordineli hareket edebilen sistemler stratejik üstünlük sağlamaktadır.
Türk dünyası sahip olduğu jeopolitik konumu, enerji koridorları ve ekonomik potansiyeli sayesinde aslında önemli bir stratejik avantaja sahiptir. Önemli olan bu avantajı doğru kurumsal mekanizmalarla destekleyerek mevcut jeopolitik dönüşümü kendi lehine çevirebilecek bir güvenlik ve koordinasyon kapasitesi oluşturabilmektir.
Sonuç
Bugün Kafkasya ve Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: Bölgesel siyaset artık yalnızca askeri güç dengeleri üzerinden değil, stratejik akıl, diplomatik denge ve toplumsal istikrarın birlikte yönetilmesi üzerinden şekillenmektedir.
Türkiye ile Azerbaycan ve en yakın zamanda Türk Dünyasının tamamı ile stratejik ittifak bu yeni jeopolitik düzenin en önemli sütunlarından biri haline gelecektir. Aynı şekilde İran’ın gelecekte izleyeceği siyasi yönelim de bölgesel güvenlik mimarisini doğrudan etkileyecek temel faktörlerden biri olacaktır.
Bu nedenle bölgede kalıcı istikrarın yolu polemiklerden ve algı savaşlarından değil; stratejik vizyon, rasyonel devlet aklı ve bölgesel iş birliği kültürünün güçlendirilmesinden geçmektedir.
Önümüzdeki dönemde Kafkasya ve Orta Doğu’da dengeleri belirleyecek olan şey yalnızca güç değil, gücün hangi stratejik akılla yönetileceği olacaktır. Ve Türk dünyası, eğer ortak stratejik akıl ve kurumsal koordinasyon mekanizmalarını inşa edebilirse, yalnızca bölgesel gelişmelerin izleyicisi değil; Avrasya jeopolitiğini şekillendiren kurucu aktörlerden biri haline gelebilir.
Rauf Babacan
Oktan Türk Teşkilatı Genel Başkanı




